ÖLÜMÜN SOLUĞUNU ENSENDE HİSSETMEK
18 Mayıs 2026, Pazartesi 11:26ÖLÜMÜN SOLUĞUNU ENSENDE HİSSETMEK
Sağlıklı, mutlu ve huzurlu yaşamak güzel ama hastalıklar,elemler,ayrılıklar,ölümler de hayatımızın katı bir gerçeğidir.Nasıl dikensiz bir gül bahçesi bulmak olanaksızsa sorunsuz ve mükemmel bir hayat yaşamak da neredeyse imkansız.Yaşam merdivenleri inişli çıkışlıdır.Hayatımızın akışı içinde sevinçlerin,mutlulukların yanında birçok sorunla,zorlukla da karşılaşabiliriz.Normalde hepsini gayet makul karşılamamız gerekiyor ama biz kendimizi öyle şartlandırmışız ki hayatın hep iyi yanını düşünüyoruz.Hiç hastalanmayacakmış,hiç ölmeyecekmiş gibi bir halet-i ruhiye içinde sağlığımıza gereği kadar dikkat etmeyerek yaşamaya çalışıyoruz.Ama gelin görün ki insan sağlığının kıymetini ancak onu kaybettikten sonra anlayabiliyormuş.Hikayemizin kahramanı Numan Bey,bunun böyle olduğu ancak başımdan geçen o unutulmaz buhranlı dönemi yaşadıktan sonra anlar.
Uzun yıllar çeşitli sektörlerde beden işçisi olarak çalışmış,erken yaşlarda başladığı sigortalı yaşamı, kırk dört gibi genç sayılacak bir yaşta emekliliği hak kazanarak aktif çalışma hayatımı sonlandırmıştı.En son çalıştığı işyerinde ilişkisini kesmek için gittiği İnsan Kaynakları departmanında onu gören akranı şef:
“Olmaz böyle şey!bunda bir yanlışlık olmalı,sen daha çok gençsin”demesi onu hayli gururlandırmıştı.Bir de emekliliğinin ilk günlerinde bir yakınının oğlunu iş başvurusu için fabrikanın birisine götürdüğünde,çocuk iş talep formunu doldururken bekçinin ona,”Sen niye form doldurmuyorsun?Çalışmaya niyetin yok mu yoksa?”diye uyarması da çok hoşuna gider.Numan Bey’in dışardan bakıldığında kaporta iyi gözüküyor ama motorda arıza bitmiyordu.Çok sağlıklı görünse de emekliliğine az bir süre kala son zamanlarda hayli ciddi sağlık problemleriyle boğuşur olmuştu.Aslında çok düzenli bir yaşam tarzı vardı.İşyerinde çalışırken koruyucu sağlık kurallarına harfiyen uyuyor;sigara alkol gibi sağlığımızı için için harap eden bütün kötü alışkanlıklardan da uzak kalıyordu.İnsan,çalışırken sağlığına ne kadar dikkat etse de maruz kaldığı tehlikeli ortamlardan mutlaka zarar görebiliyor,hastalığa yakalanma riski kaçınılmaz oluyordu.Onun da en son uzun yıllar çalıştığı ağır sanayi kategorisine giren fabrikada zorlu çalışma koşulları;maruz kaldığı kimyasal gazlar,tozlar,yüksek desibelli gürültülü ortamlar sağlığını iyice bozmuştu.Daha işyerinde çalışırken yakalandığı kronik sağlık problemleri yüzünden sık sık işyeri hekimine çıkıyordu.Bu sıklıklar o kadar artmıştı ki kendisine her zaman iyi davranan işyeri hekimi, hakkında olumsuz bir düşünceye kapılmasın diye hasta olmasına rağmen karşısına çıkmaya sıkıldığı için tedavisini SGK hastanesinde devam ettiriyordu.
Genç yaşta emekliliği ona, kendini dinleme ve bozulan sağlığını tedavi ettirmek için büyük bir fırsat yaratmıştı.Çalışırken tedavisini yaptıramadığı yarım kalmış rahatsızlıklardan kurtulmak için hemen hemen her gün hastane kapılarını aşındırıyordu.Hastaneye gide gele bu kez hastanedeki hekimlerle ahbap olmuştu.Hatta,bir keresinde iyi görüştüğü dahiliye hekimi ona,”Hiç bir şeyin yok, evham yapıyorsun,git kendine bir meşgale bul!”diye tatlı sert uyarmasına rağmen sağlığı düzeleceğine daha da kötüye gidiyordu.Sonunda, uzun bir depresyonlu hayatının başlangıcı olan beklenen o an ortaya hasıl olur.Büyük bir acı ve sancıyla kendini zor attığı tuvalette idrar yollarından gelen koyu simsiyah kan deryası onu yeyip bitirir.Çektiği öyle bir acıdır ki canından can alırcasına adeta ömrünün yarısını alıp götürür.Kanama sonucu tıkanan idrar yollarının açılması için hastane aciline gittiğinde tahlil sonuçlarının anormalliğini gören doktor,”Gördüm de bu kadarını görmedim”diyerek hayretini gizleyemiyordu.Zaten ne olduysa ondan sonra oluyor.
O yıllarda kamu kurumu hastanelerinde çalışan doktorların dışarda muayene açma hakları vardı.Doktorlar tedaviyi hastanede başlatıp geri kalanını özel muayenelerinde devam ediyorlardı.Ona bakan üroloji hekimi kibarca,”Senin tahlil değerlerinde bir anormallik gördüm.Bu kadar yüksek olmaması gerekir.Yarın istersen bana bir uğra”diyerek onu kendi muayenesine çağırıyor.Doktor bu çağrıyı çok ciddi,umutsuz bir vaka ile karşılaşmış bir yüz ifadesiyle yapınca bizim Numan Bey’in kuyruk titremeye başlıyor.Panikten ne yapacağını şaşırır,eli ayağına dolaşır.Acil’den çıktığı gibi soluğu doğru evde alıyor.İçeri girer girmez hemen bilgisayarını açıp daha önce hiç yaptırmadığı,adını bile duymadığı tahlilin ne menem bir şey olduğu öğrenince başından kaynar sular dökülüyor.Eğer doktorun şüphelendiği şey doğruysa bu değerler onun yüzde yüz prostat kanserine yakalanmış olması demekti.Hem de, bundan geri dönüşü ve kurtuluşu olmayan kanserin son evresinde...Çünkü değerler sınır sayılan rakamın tam on yedi katı kadarını gösteriyordu.Biçare Numan Bey belki bu işte bir yanlışlık vardır,internet de yanılabilir umuduyla konuyla ilgili onlarca sağlık sitesine girer.Hepsinde de aynı bilgiler olunca,mevcut tahlil sonuçlarına göre kendisi artık kanserdir.Büyük bir hayal kırıklığı ve moral bozukluğuyla bilgisayarını kapatır.Doktoru ona daha kesin sonucu söylemeden bu kendinin kanser olduğuna inanmaya başlamıştır bile.Zaten bundan sonra, aylar sürecek bitmek tükenmek bilmeyen o depresyonlu günleri başlıyor.Belki bir umut olabilir düşüncesiyle ertesi günü üroloji hekiminin özel muayenesinin kapısını çalar.Burada da yapılan tahlil ve tetkikler sonucu değiştirmiyor,değerleri yine çok yüksektir.Üroloji doktoru onu meslekdaşı, intaniye doktorunun özel muayenesine yönlendiriyor.Kapana kısılmış bir kaplan gibi çaresiz alan Numan Bey derdine çare bulmak için üroloji ve intaniye uzmanı iki doktorun özel muayenesi arasında uzun bir süre mekik dokuyor.Doktorların her ikisi de elde ettikleri sonuçlara göre kendisine “Ne kansersin,ne değilsin”diye kesin bir şey söylemeyip onu oyalayıp duruyorlar.O süreçte hastamızın ruh hali hiç de iyi değildir.Başta ailesi olmak üzre yavaş yavaş herkesten uzaklaşmaya başlamış,kendini iyice yalnızlığa vurmuştur.Zaman ilkbaharın ilk aylarıdır..Doğa, uzun ve kasvetli kış günlerinin etkisini üzerinden yavaş yavaş atmaya başlamış,kendini hızla yenileme telaşındadır.Ağaçlar yeni yeni uyanmaya;çiçeğini açmak için sabırsızlanan badem ve erik ağaçları, gelinlik kızlar gibi pembeler, beyazlara bürünmüşlerdi.Bu arada, aylarca gözükmeyen göçmen kuşlar birer birer yuvalarına dönmeye başlamış,sıcağı gören karıncalar dayanamayıp hücum edercesine toprağın altından kendilerini dışarıya atmaya çabalıyorlardı.Dışarda bunlar olurken can telaşına düşmüş Numan Bey,ne yapacağını şaşırmış vaziyette kara kara düşünmektedir.”Acaba daha ne kadar ömrüm kaldı?”Nişanlı olup,birkaç ay sonra evlenecek kızı için derin kaygı duyuyor,”Kızımın düğününü görecek miyim?...Onun mutluluğunu gördükten sonra ölürsem öleyim...”gibi nevrotik düşüncelerle yalnız başına boğuşup duruyordu.Üzülmesinler diye ailesine bile hastalığıyla ilgili bir şey söyleyemiyordu.Bazen kendini tek başına kırlara vuruyor,kafasındaki ölümü çağrıştıran o olumsuz düşüncelerden kurtulmaya çalışıyordu.
Bu arada doktorunun verdiği ağrı kesici,iltihap giderici ilaçları kullansa da kan değerlerinde çok fazla bir değişiklik olmuyordu.Hastalık sebebiyle kandaki hormonal denge bozulmuş,yediklerini çıkardığı için hızla bir kilo kaybı da yaşıyordu.Onun bu zayıflamış,beti benzi solmuş depresif halini gören dostları hayretler içinde kalıyor,söyleyecek bir şey bulamıyorlardı.O ise dostlarının bakışlarından en ufak bir umut belirtisi bulmaya çalışıyor,onların söyleyeceği bir çift güzel söze bile gereksinme duyuyordu.”Dertli insan içi duman dolu oda gibidir derler,onu dinlemek, odaya bir pencere açmak demektir.”İnsanlar dertleriyle baş edemedikleri zaman en yakınlarından manevi destek görsün isterler.Çok şükür ki Numan Bey’in de gerçek dostları vardır elbette.Arkadaşlarının bir mum misali günden güne erimesine;canlı cenaze gibi ortalıkta avere avere dolaşmasına daha fazla müsaade etmezler.Onun uzun bir süreden beri tedavi gördüğü doktora,”O bizim vazgeçemeyeceğimiz gözbebeğimiz,onu oyalayıp durma.Ya iyileştir ya da başka bir yere sevk et”diye baskı oluştururlar.Onun aynı branşta daha donanımlı bir başka uzman hekime daha görünmesini sağlarlar.İşte o doktorun işi sıkı tutup kesin sonucu öğrenmesi için onu acil olarak bir üniversite araştırma hastanesine yönlendirir.Fakülte hastanesinde kesin teşhisin konulması için biyopsi yapılması gerekiyor fakat Numan Bey’in bunu kaldıracak ne mecali kalmıştı ne de cesareti...Biyopsi raporu ya olumsuz çıkarsa buna nasıl dayanacaktı?..Kafasında yeniden bir sürü nevrotik senaryolar dolaşmaya başlamış, artık kronikleşmiş depresyon moduna tekrar girer.
Kendini günden güne ölüme hazır etmeye çabalıyordu ama geride bırakacağı sevdiklerini üzeceğine çok üzülüyordu.Onun için gerçekten zor bir durumdu.”Ne yapalım ömrümüz bu kadarmış,ölümden kaçış olmaz.Nasılsa bir gün öleceğim,ha bir gün önce ölmüşüm,ha bir gün sonra ne fark eder”diye kendisine teselli vermesine rağmen bu dünyadan zamansız gitmeyi de hiç istemiyordu.Yaşam gibi güzel bir şey varken,ölümü kim isterdi ki?..Hastaneden gelecek biyopsi sonuçlarını beklerken aklından geçen bunlardı.Eğer sonuç kötü çıkarsa bunu nasıl karşılayacağını düşünmek bile istemiyordu.Ortada daha fol yok,yumurta yokken bu nasıl can vereceğinin derdine düşmüştü.Kafasında oluşturduğu en kötü ihtimali gözünün önüne getirip aynı hastalığa yakalanmış hemşerisinin dayanılmaz acılar içinde ölmesini kendine uyarlayıp”Ben böyle acı çekeceğine intihar ederim daha iyi”diye olmayacak saçma sapan düşünceler içindeydi.Aklından geçirdiği şey,”Kanser olduğumu öğrendiğimde önce bütün kardeşlerimi,dostlarımı tek tek ziyaret eder birer akşam misafir kalırım.Hiç uyamadan, onlarla sabaha kadar doyasıya muhabbet ederim.Sonra, onlara hiç bir şey söylemeden ortalıktan kaybolur,beni bulamayacakları bir yerde hayatıma son veririm.Öldüğümü bilmesinler,benim için üzülmesinler, o bana yeter.”
Ölümün soğuk nefesini her an ensesinde hisseden;ölümden başka hiç bir şey düşünmeyen Numan Bey’in girdiği çok ağır depresyonu, biyopsi sonucunun almasına kadar sürer.Bir ay gibi süren bekleme sürecinde her gün,her dakika ölüp ölüp dirilir.Bu depresyon sürecinde ne ailesine bir şey anlatıyor ne de bir Psikiyatri hekiminden psikolojik destek almayı akıl erdiremiyor.Belki alsaydı,süreci bu kadar ağır bir depresyonla geçirmeyebilirdi.Bitmek bilmeyen o kaotik günler nihayete erip hastaneden biyopsi raporunun çıktığını bildiren telefonu alır.İdama mahkum olmuş bir mahkumun geçireceği kamus dolu son gecesi gibi o akşam sabaha kadar gözüne uyku girmiyor.Yanıbaşında hiçbir şey olmamış gibi gayet rahat, mışıl mışıl uyuyan karısına bakıp,kendi yalnızlığa sığınarak sabahı zor yapıyor.Sabah erkenden kalkıp uykusu ağır olan eşine bile haber vermeden fakülte hastanesinin yolunu tutar.Hastaneye vardığında biyopsi raporunu alacağı patoloji bölümüne gidene kadar ecel terleri döker.Kapıyı çalıp içeri girdiğinde ona uzatılan raporu alırken korkudan bayılacak gibi oluyor.Son bir gayret edip kendini dışarı atar.Zarfı açarken kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atarken o titreyen elleriyle tuttuğu raporu okumaya başlar.Rapordaki tıbbi terimlerin çoğunu anlamasa da en azından kanser olmadığını belirten açıklamayı okuduktan sonra fakülte hastanesinin ilaç ve kasvet konan ıssız koridorun bir köşesine çömelip sevinçten göz yaşlarına boğulur.İlk yaptığı şey,hastalık sürecinde kendisine hiç destek olmasa da çocuklarının annesi, eşini arayarak,”Kanser değilmişim,ölmeyeceğim!”deyip sevincini onunla paylaşır.
Tabii ki insanca,sağlıklı,mutlu ve umutlu yaşamaktır aslolan.Fakat, her şeye yine de “yaşamak”çok güzel bir şeydir.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum