Pusula Trakya
Kırklareli
28 Nisan, 2026, Salı
  • DOLAR
    30.71
  • EURO
    32.91
  • ALTIN
    1967.5
  • BIST
    8994
  • BTC
    49397.326$

Şiddetin Görünmeyen Mirası

28 Nisan 2026, Salı 12:27

 

Bugün ülke olarak yaşadığımız birçok olayın ardından aynı soruyu tekrar tekrar soruyoruz: “Neden bu hale geldik?” Oysa bu sorunun cevabı çoğu zaman dışarıda değil, en yakınımızda, ailemizin içinde, büyüdüğümüz evlerin duvarlarında saklı.

Toplumda kadına, çocuğa, hayvana ve doğaya yönelen şiddeti yalnızca bireysel öfke patlamalarıyla açıklamak eksik kalır. Bu şiddetin kökleri, nesilden nesile aktarılan görünmeyen bir mirasa dayanır. Bastırılmış duygular, ifade edilemeyen ihtiyaçlar ve öğrenilmiş çaresizlikler.

“Bu çocukları anneler yetiştirir” diyoruz. Ancak bu cümle çoğu zaman eksik bir gerçeği taşır. Çünkü o çocukları yetiştiren kadın, toplum baskısı, eş baskısı, aile içi roller, ekonomik zorluklar ve çoğu zaman görünmeyen duygusal yüklerin altında ezilmektedir. Kendine alan açamayan, kendi duygularını tanımaya fırsat bulamayan bir kadının, çocuğuna sağlıklı bir duygusal zemin sunması pek mümkün değildir.

Burada suçlu aramak değil, döngüyü anlayarak çözebilmeye çalışmaktır.

Kendi ihtiyaçlarını sürekli erteleyen, değerini dış onayda arayan, sevgi vermeyi görev bilirken kendine sevgiyi çok gören bireyler yetiştiriyoruz. Sonra bu bireyler büyüyor, ilişkilerinde kontrol etmeye, bastırmaya, öfke ile var olmaya çalışıyor. Ve biz bu tabloya bakıp yalnızca sonucu konuşuyoruz.

Oysa konuşmamız gereken konu sorunun özüne ulaşmaktır.

Kadının toplumdaki yeri sadece “anne” rolüyle sınırlandırıldığında, onun bir birey olarak varlığı göz ardı edilir. Kendini gerçekleştiremeyen, duyulmamış, görülmemiş bir kadın, zamanla ya susmayı öğrenir ya da içindeki yükü bağırarak, öfkesini çocuğuna şiddet uygulayarak yaşadıklarını farklı biçimlerde dışarıya yansıtır. Bu yalnızca kadın meselesi de değildir. Erkekler de benzer şekilde duygularını bastırarak büyür, güçlü görünmek adına kırılganlıklarını inkâr eder. Sonuçta ortaya, birbirine temas edemeyen, anlayamayan ve giderek sertleşen bireyler çıkar.

“Kadın kadının yurdu olmalıdır” deriz. Ancak bugün çoğu zaman kadın kadının yükünü artıran bir noktaya gelmişizdir. Aynı şekilde erkekler de birbirleriyle sürekli bir rekabet ve çatışma halindedir. Bu durum, bireysel değil, kolektif bir öğrenmenin sonucudur.

Ama bu hikâye burada bitmek zorunda değil. Her öğrenilmiş davranış, kendi gelişimimize emek vererek yeniden öğrenilebilir.

Değişim, büyük söylemlerle değil, küçük farkındalıklarla başlar. Kendi düşüncelerimizi gözlemlemek, duygularımızı fark etmek ve onları bastırmak yerine anlamaya çalışmak… Belki de en büyük dönüşüm burada saklıdır. Çünkü duygularımız, hayatımızın görünmeyen pusulasıdır. Onları tanımadan yönümüzü bulamayız.

Bugün geldiğimiz noktada yaşananlar; sadece bireysel hataların değil, uzun yılların birikmiş ihmallerinin sonucudur. Bu tabloyu “çürüme” olarak tanımlamak kolaydır. Asıl konu bu çürümeyi fark edip sorumluluk alabilmektir.

Toplum, bireyin aynasıdır. Ve her birey, bu aynada gördüğünü değiştirme gücüne sahiptir.

Belki de şimdi sormamız gereken soru şudur.

“Ben, bu döngünün neresindeyim ve onu dönüştürmek için ne yapıyorum?”

 

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum