Pusula Trakya
Kırklareli
27 Nisan, 2026, Pazartesi
  • DOLAR
    30.71
  • EURO
    32.91
  • ALTIN
    1967.5
  • BIST
    8994
  • BTC
    49397.326$

DİNMEYEN  YÜREK  SIZISI

27 Nisan 2026, Pazartesi 10:44

                      

   Oysa onunla ilk  tanışdığımızda  ülkemiz için,geleceğimiz için öyle güzel ideallerimiz vardı ki...Hayatımızın baharında  hızla  dallanan budaklanan  taze birer fidanlar gibiydik.Herkesin insanca yaşayabileceği bir yaşamı olsun,temel insan hakkı olan eğitimi,sağlığı,barınması devlet tarafından karşılansın,kimse işsiz, aç sefil kalmasın.Herkese eşit haklar sağlansın,sınıf farkı kalmasın.Bir arada barış ve huzur içinde savaşsız,sömürüsüz,korkusuz bir dünya kuralım istedik.Çok şey mi istemişiz?..

    Aslında çok naif,sessiz,uyumlu vefakar bir yoldaşımdı.Yanında bir de hemşerisi vardı tanıştığımızda.O da kişilik bakımından onun adeta bir kopyasıydı.Fazla konuşmazlar,yapılması gereken ne varsa tereddüt etmeden  büyük bir sorumluluk bilinci içinde en iyi şekilde yerine getirmeye çalışırlardı.Ayrı fabrikalarda çalışıyorduk.Hafta sonraları veya akşamları işten çıktıktan sonra  işçileri birleştirmek amacıyla kurduğumuz  dernekte buluşurduk.Gerek ekonomik mücadele dediğimiz sendikal örgütlenme;gerek siyasi,politik mücadele dediğimiz  iktidar mücadelesi için gece gündüz demez,hiç yorulmadan ellerimizde bildiriler,afişler mahalle mahalle, kahve kahve dolaşırdık.Gittiğimiz yerlerde bizi tanıyan,amacımızın ne olduğunu bilen  tanıdıklara rastladığımızda onların yüzlerindeki  memnuniyeti,bize olan güvenleri,sempatileri her şeye değerdi.Onların sorunlarını  kendi meselemiz  sayar,dertlerine derman olmak için yapamayacağımız fedakarlık yoktu.

   Bazen grevlerde,işçi direnişlerinde,mitinglerde,gecekondu eylemlerinde hep ön sıraları kapmak için aynı cenahtan diğer siyasi yapılarla birbirimizle kıyasıya bir yarışa giriştiğimiz anlar da oluyordu.Şimdiki aklıma göre  çocukça  bulduğum bu  siyasi rekabetin  anlamı şuydu: “Ülkemizde  bir devrim olacaksa  onu ancak biz yaparız,kitlelere biz önderlik ederiz” diyecek kadar bir özgüvene sahiptik.Bütün bunları yaparken ülkemizi gerek siyasi,gerek ekonomik olarak tam bağımsız kılmak için başta  ABD  olmak üzre tüm uluslararası  emperyalist  güçlerin sömürü planlarına karşı da mücadelemizi yürütüyorduk.Sözün özü, bu yola gönül vermiş, baş koymuş her devrimci genç gibi biz de hiçbir karşılık beklemeksizin  kendimizi  halkımızın kurtuluşuna yani devrime adamıştık.Ne yazık ki inanarak,ölümü göze alarak girdiğimiz bu  mücadelemiz  ütopik bir rüydan ibaretmiş  meğerse.Biz bu rüyadan ancak soğuk savaş döneminin baş aktörlerinden olan;çıkarları için dünyayı kana bulamaktan çekinmeyen  büyük ağabey ABD’nin  desteklediği 12 Eylül 1980  askeri darbesinde caddelerin,sokakların  asfaltını  tuz buz ederek geçen  tankların palet seslerini duyduğumuzda uyanmıştık.

    Bize göre yaptığımız mücadele, emperyalizme ve oligarşiye karşı halkların kurtuluş mücadelesiydi.İktidarı elinde tutan güçlere göre ise biz kökü dışarda yabancı ideolojilerin peşinde koşan,ülkeyi bölüp parçalamak isteyen  teröristler olarak lanse  ediliyorduk.Düşlediğimiz özgürlükçü demokratik düzenin yerine daha baskıcı,emeği,emekçiyi yok sayan,1963’te kazanılmış anayasal hakları rafa kaldıran,tek fikrin hakim olduğu bir düzene layık  görülmüştük.Yıllarca bitirilmeyen  terör ve anarşi nedense bir düdük sesiyle  bıçak gibi birden kesilmişti.Geleceğe ait hayallerimiz,umutlarımız büyük bir yıkıma uğramıştı.Darbenin üzerimizde  yarattığı  ağır tahribat yüzünden her birimiz  pamuk ipliğine dizilmiş tespih taneleri  gibi dört bir tarafa   dağılmıştık.Yeniden toparlanmamız,ayağa kalkmamız için aradan uzun yıllar geçmesi gerekiyordu.Kimimiz  zindanlara düşürek ağır bedeller ödedi.Sağ kalanlar dışarda  büyük sıkıntılar yaşadılar.Kimi  ise paçayı kurtarmak için hiç olmadık mecralara saptılar.İnsana koyan  en acı şeyse geçmişte aynı davaya baş koyan yol arkadaşlarının vefasızlığı oldu.Halbuki bu kutsal mücadeleye girerken bizi kimse zorlamamıştı.Her şeyi kendi öz irademizle yapmıştık.Eleştirilerimiz olsa da onu geçmişte ilişki  kurduğumuz siyasi yapıya yöneltiyorduk.Çünkü bu şahsi  değil toplumsal bir meseleydi.Ama gel gör ki bazılarımız  hiç böyle düşünmüyordu.Başına gelen  bütün olumsuzluklarda  en yakın arkadaşlarını   sorumlu tutabiliyordu.

    Ne tesadüftür ki yıllar sonra bu kadim yol arkadaşımda yollarımız yeniden kesişmişti.Bu en son karşılaşmamızdan   otuz küsur sene önce   onun liseyi okuduğu kasaba parkında yine böyle tesadüf karşılaşmıştık.Askerden yeni gelmiş  fellik fellik iş arıyordu.Boynu kamburlaşmış,avurtları içene çökmüş,gözlerin etrafı kömür karası olmuştu.Morali hiç iyi değildi.Çok sigara içiyordu.Biri bitmeden diğerini yakıyordu.Dostumun o yürek parçalayıcı hali içimi acıtmıştı.Darbeden sonra  onu niye arayıp sormadım  diye bana epey sitem etmişti.Nasıl sorardım ki?..Hepimiz aynı akıbete uğramış,herkes kendi derdine düşmüştü.Bu son karşılaşmamız  ise eşimin doğup büyüdüğü şehirde olmuştu.Kayınpeder,eşimin akrabaları ve ablam o şehirde ikamet ediyorlardı.Ilık bir ilkbahara denk gelen bir bayram günüydü. Hısım akrabayla olan bayramlaşma faslı bittikten  sonra  o şehre her gittiğimde  zaman zaman  uğradığım  mahalle kahvehanesine gitmiştim.Zaten  kahvehane  sahibiyle de öteden beri  bir hukukumuz vardı.Eşimin uzaktan akrabası sayılan  Cihan abi  bana  bazen “damat”bazen de “enişte”diye hitap ediyordu.Kahveye girdiğimde  müşterilere çay servisi yapan  Cihan abiyle bayramlaştıktan sonra şehrin en işlek caddesi olan önünde minibüs yolu geçen  kahvenin önüne oturdum.Kendime bir çay söyleyip,  bayram telaşıyla caddenin  kaldırımlarında bir aşağı bir  yukarı  gelip geçeni insanları seyre daldım.Az sonra kahveye  kılık ve kıyafeti gayet düzgün,ihtişamı  yerinde  biri geldi.Bana gayri ihtiyari  bakıp başıyla kerhen selam verip   az ötedeki  küçük masaya yöneldi.Ona “Hocam” diye  hitap eden  kahve millletiyle bayramlaştıktan sonra aralarında samimi bir  sohbete  başladılar.İlk baştan hiç dikkatimi çekmemişti.Sonradan gayet ağırbaşlı,sessiz,ketum duruşu,tane tane  konuşması ve sigara yakışı bende  birtakım çağrışımlar  yaptı.Sesi de hiç yabancı gelmiyordu.İnsanlar ne kadar yaşlanırsa yaşlansın yetişkin bir insanın ses tonu kolay beri değişmiyormuş.Bizim Hoca, etrafını saran  kahve milletine  çay söylerken  çok yakın olduğum için   bana da söyledi.O böyle jest yapınca ben de sandalyemi onlara daha da yakınlatırıp sohbetlerine ortak olmak istedim.İlk çayları içtikten sonra ben de  masaya birer çay söyledim.İlk baştan o da beni tanıyamadı zannedersem.Onların masaya yanaştığımda işin rengi değişir gibi oldu.Çaylar gelip giderken Hoca sigara yakışlarını hızlandırmıştı.Sanki bir sıkıntısı vardı.Az önceki neşesinden eser kalmamıştı.Arada bir yere bakıyor,sonra bana bakıyor,başını yana çeviriyordu.Gelen kaynar kaynar sıcak çayları iki fırtta bitiriyordu.O an için benim onu tanıyamadığımdan iyice  emindi ama sonrası için garanti veremiyor bir haldeydi.O günlerde gözlerimde yeni bir rahatsızlık peyda olmuştu.Doktor göz tansiyonu yani glokom demişti .Bu rahatsızlık benim görmemi,cisimleri ilk bakışta algılamada sorun yaratıyordu.Kısacası insanları ilk gördüğümde  tanımakta zorlanıyordum.Ne söyleyeyim,gerçekten onu tanıyamamıştım.En son gördüğüm halinden eser yoktu çünkü.Karşımda bambaşka birini bulmuştum.Çok sağlıklı görünüyordu. Benim de huyumdur,yeni  tanıştığım birisine karşı  yakınlık duyup kanım ısındığında   onunla mutlaka  daha samimi bir mutlak  bağ kurar onun seceresini çözmeye çalışırım..Hele bu kişi bende geçmişe ait bir şeyleri anımsatıyorsa hiç şansı yok,onda kendimle ilgili mutlaka bir ortak nokta ararım.Bulduğumda da tanışıklığımızı dostluğa dönüştürmekten hiç çekinmem.Hoca’nın  bu  naif,sessiz hali beni ona daha da yakınlaştırmıştı.İkinci çay faslı bittikten sonra  fırsattan istifade ben  Hoca’ya:

    “Hocam,nerede görev yapıyorsunuz?”diye sordum.Hoca yüzüme “Sen ne söylüyorsun be adam?”der gibi şöyle bir anlamlı anlamlı baktı,tam bir şeyler söyleyecekti ki  yanındaki ondan önce davranıp çalıştığı yüksek okul yönünü işaret etti.

 “Tebe ya bizim Hoca  te orda,yüksek mektepte  üretmen”dedi.Hoca da  başıyla kerhen onaylarmış gibi yaptı.

  “Branşınız nedir Hocam?”dedim.Bu kez, az önce yanıt verenin yanındaki kişi lafa girdi.

   “Abe branşı naapcan,çalışıyi işte,gül gibi işi de var.”dedi.Fakat Hoca’nın ağzında  hala tek kelime alamıyorum.Az  önce kahve milletiyle  gülüş cümbüş muhabbeti koyulaştıran  Hoca’dan şimdi tık yoktu.Sanki dili damağı tutulmuştu.Benim ardı ardına sorduğum sorularımdan  rahatsız olmalı ki  epey gerilmişti.Bir şeylerden çekiniyor gibiydi.Onun bu tedirgin,serçe gibi ürkek halini gören masadakiler  çayları içtikten sonra”Görüşürüz Hocam”deyip  yanımızdan  birer birer ayrıldılar.Kahvenin  önünde Hoca’yla tek başına kaldık.İlkbahar güneşinin insanın içine ferah veren sıcaklığıyla  samimiyeti daha da pekiştirmek için onun memleketini sormaya kalkınca Hoca birden ayaklanıp:

   “Kendini hiç zorlama Emin,orda kal !”dedi küstahça.İçilen çay paralarını ödeyip “Hoşça Kal”bile demeden çekip gitti.Bana ismimle hitap ederek  bu saygısızlığı bana revan gören  bu şahıs kimdi?Niçin  birden panikleyerek hızlıca masayı terk etti?Şok olmuştum doğrusu.O masayı terk ederken:

  “Özür dilerim Hocam, bir yanlışımız mı oldu acaba ?”dedim şaşkın bir şekilde ama Hoca,”Bak işine!”der gibi bir el hareketi yaparak telaşla  yanımdan  uzaklaşmıştı.O anda dışarda boş bardakları toplayan  Cihan abi:

  “Damat,Hoca  neye kızdı da “hoşça kal”bile demeden çekip gitti.Halbuki hiç böyle yapmazdı”dedi ve yanıma oturdu.

  “Valla,ben de anlayamadın.Nereli  olduğunu sorunca,her halde ondan rahatsız oldu galiba”dedim.”Sen biraz bekle,ben masaları dolaştıktan sonra  gelirim”diyerek içerdeki müşterilerin çay siparişlerini yerine getirdikten sonra birer çay da bize ayırıp yanıma oturdu.Uzun zamandan beri kahvenin  müşterisi olan Hoca’nın ismini,memleketini,yüksek okulda çalışan bir memur olduğunu tek tek anlattı.İsmini söyleyince bende jeton ancak o zaman düşmüştü.Kahve milleti tarafında hayli saygınlığı olan  Hoca’nın  bizim eski yoldaşlardan  biri  olduğunu öğrendiğimde vurgun yemişe dönmüştüm.Reyhan Ağabey kadim dostumla aramızda bir şeyler geçtiğini sezmiş olmalı:

   “Hayrola damat,bizim Hoca’yla  daha önceden tanışıyor muydunuz yoksa? diye sordu.Ben kadim dostumun bu beklenmedik tavrı karşısında  derin bir yürek sızısı hissetmiştim.Kafam allak bullak olmuştu.Benden hala bir yanıt bekleyen  kahveciye:

  “Boşveerr abi, önemli değil.Eski bir tanıdık diyelim”dedim.O da:

   “Eskiyse at gitsin,üzerinde fazla durma damat!”diye bana salık verdi.

    Kadim dostumun bana reva gördüğü o davranışının  özü şuydu.Geçmişteki muhalif  fikirlerinden ve zikirlerinden  dolayı  sistem  tarafından ağır yaptırımlara uğramış;onun  paslı çarkları arasında kaybolmaya yüz tutmuşken birden  şansı dönüp  devlet kademesinde iyi bir iş bularak hayata yeniden tutunmaya çalışan bu insanın  benim onu tanıyıp  yanındakilere deşifre edeceğimden korktuğu içindi yaptığı.Kendine yepyeni bir hayat kurmuş,çervesinden çok saygı görüyordu.Benim onun bu mutlu düzenine çomak sokacağımı mı düşünmüştü acaba?O bana  hayatım boyunca utamadığım bu saygısızlığı layık görmesine rağmen halbuki ben onun bu duruma gelmesine çok sevinmiştim.Biz  tüm ezilen insanların mutlu bir gelecek kurması  için hayatımızı ortaya atmışken bir dostumun hayata yeniden tutulmasına niye engel  olayım ki?..”Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz”derler.Kadim yoldaşım bende  kolay kolay silinemeyecek  bir yürek sızısı bıraksa da ben onu çoktan affettim ama unutmadım.

 

 

 

   

Yorum Yazın

E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar ile işaretlenmişdir.

Facebook Yorum