DİNMEYEN YÜREK SIZISI
27 Nisan 2026, Pazartesi 10:44
Oysa onunla ilk tanışdığımızda ülkemiz için,geleceğimiz için öyle güzel ideallerimiz vardı ki...Hayatımızın baharında hızla dallanan budaklanan taze birer fidanlar gibiydik.Herkesin insanca yaşayabileceği bir yaşamı olsun,temel insan hakkı olan eğitimi,sağlığı,barınması devlet tarafından karşılansın,kimse işsiz, aç sefil kalmasın.Herkese eşit haklar sağlansın,sınıf farkı kalmasın.Bir arada barış ve huzur içinde savaşsız,sömürüsüz,korkusuz bir dünya kuralım istedik.Çok şey mi istemişiz?..
Aslında çok naif,sessiz,uyumlu vefakar bir yoldaşımdı.Yanında bir de hemşerisi vardı tanıştığımızda.O da kişilik bakımından onun adeta bir kopyasıydı.Fazla konuşmazlar,yapılması gereken ne varsa tereddüt etmeden büyük bir sorumluluk bilinci içinde en iyi şekilde yerine getirmeye çalışırlardı.Ayrı fabrikalarda çalışıyorduk.Hafta sonraları veya akşamları işten çıktıktan sonra işçileri birleştirmek amacıyla kurduğumuz dernekte buluşurduk.Gerek ekonomik mücadele dediğimiz sendikal örgütlenme;gerek siyasi,politik mücadele dediğimiz iktidar mücadelesi için gece gündüz demez,hiç yorulmadan ellerimizde bildiriler,afişler mahalle mahalle, kahve kahve dolaşırdık.Gittiğimiz yerlerde bizi tanıyan,amacımızın ne olduğunu bilen tanıdıklara rastladığımızda onların yüzlerindeki memnuniyeti,bize olan güvenleri,sempatileri her şeye değerdi.Onların sorunlarını kendi meselemiz sayar,dertlerine derman olmak için yapamayacağımız fedakarlık yoktu.
Bazen grevlerde,işçi direnişlerinde,mitinglerde,gecekondu eylemlerinde hep ön sıraları kapmak için aynı cenahtan diğer siyasi yapılarla birbirimizle kıyasıya bir yarışa giriştiğimiz anlar da oluyordu.Şimdiki aklıma göre çocukça bulduğum bu siyasi rekabetin anlamı şuydu: “Ülkemizde bir devrim olacaksa onu ancak biz yaparız,kitlelere biz önderlik ederiz” diyecek kadar bir özgüvene sahiptik.Bütün bunları yaparken ülkemizi gerek siyasi,gerek ekonomik olarak tam bağımsız kılmak için başta ABD olmak üzre tüm uluslararası emperyalist güçlerin sömürü planlarına karşı da mücadelemizi yürütüyorduk.Sözün özü, bu yola gönül vermiş, baş koymuş her devrimci genç gibi biz de hiçbir karşılık beklemeksizin kendimizi halkımızın kurtuluşuna yani devrime adamıştık.Ne yazık ki inanarak,ölümü göze alarak girdiğimiz bu mücadelemiz ütopik bir rüydan ibaretmiş meğerse.Biz bu rüyadan ancak soğuk savaş döneminin baş aktörlerinden olan;çıkarları için dünyayı kana bulamaktan çekinmeyen büyük ağabey ABD’nin desteklediği 12 Eylül 1980 askeri darbesinde caddelerin,sokakların asfaltını tuz buz ederek geçen tankların palet seslerini duyduğumuzda uyanmıştık.
Bize göre yaptığımız mücadele, emperyalizme ve oligarşiye karşı halkların kurtuluş mücadelesiydi.İktidarı elinde tutan güçlere göre ise biz kökü dışarda yabancı ideolojilerin peşinde koşan,ülkeyi bölüp parçalamak isteyen teröristler olarak lanse ediliyorduk.Düşlediğimiz özgürlükçü demokratik düzenin yerine daha baskıcı,emeği,emekçiyi yok sayan,1963’te kazanılmış anayasal hakları rafa kaldıran,tek fikrin hakim olduğu bir düzene layık görülmüştük.Yıllarca bitirilmeyen terör ve anarşi nedense bir düdük sesiyle bıçak gibi birden kesilmişti.Geleceğe ait hayallerimiz,umutlarımız büyük bir yıkıma uğramıştı.Darbenin üzerimizde yarattığı ağır tahribat yüzünden her birimiz pamuk ipliğine dizilmiş tespih taneleri gibi dört bir tarafa dağılmıştık.Yeniden toparlanmamız,ayağa kalkmamız için aradan uzun yıllar geçmesi gerekiyordu.Kimimiz zindanlara düşürek ağır bedeller ödedi.Sağ kalanlar dışarda büyük sıkıntılar yaşadılar.Kimi ise paçayı kurtarmak için hiç olmadık mecralara saptılar.İnsana koyan en acı şeyse geçmişte aynı davaya baş koyan yol arkadaşlarının vefasızlığı oldu.Halbuki bu kutsal mücadeleye girerken bizi kimse zorlamamıştı.Her şeyi kendi öz irademizle yapmıştık.Eleştirilerimiz olsa da onu geçmişte ilişki kurduğumuz siyasi yapıya yöneltiyorduk.Çünkü bu şahsi değil toplumsal bir meseleydi.Ama gel gör ki bazılarımız hiç böyle düşünmüyordu.Başına gelen bütün olumsuzluklarda en yakın arkadaşlarını sorumlu tutabiliyordu.
Ne tesadüftür ki yıllar sonra bu kadim yol arkadaşımda yollarımız yeniden kesişmişti.Bu en son karşılaşmamızdan otuz küsur sene önce onun liseyi okuduğu kasaba parkında yine böyle tesadüf karşılaşmıştık.Askerden yeni gelmiş fellik fellik iş arıyordu.Boynu kamburlaşmış,avurtları içene çökmüş,gözlerin etrafı kömür karası olmuştu.Morali hiç iyi değildi.Çok sigara içiyordu.Biri bitmeden diğerini yakıyordu.Dostumun o yürek parçalayıcı hali içimi acıtmıştı.Darbeden sonra onu niye arayıp sormadım diye bana epey sitem etmişti.Nasıl sorardım ki?..Hepimiz aynı akıbete uğramış,herkes kendi derdine düşmüştü.Bu son karşılaşmamız ise eşimin doğup büyüdüğü şehirde olmuştu.Kayınpeder,eşimin akrabaları ve ablam o şehirde ikamet ediyorlardı.Ilık bir ilkbahara denk gelen bir bayram günüydü. Hısım akrabayla olan bayramlaşma faslı bittikten sonra o şehre her gittiğimde zaman zaman uğradığım mahalle kahvehanesine gitmiştim.Zaten kahvehane sahibiyle de öteden beri bir hukukumuz vardı.Eşimin uzaktan akrabası sayılan Cihan abi bana bazen “damat”bazen de “enişte”diye hitap ediyordu.Kahveye girdiğimde müşterilere çay servisi yapan Cihan abiyle bayramlaştıktan sonra şehrin en işlek caddesi olan önünde minibüs yolu geçen kahvenin önüne oturdum.Kendime bir çay söyleyip, bayram telaşıyla caddenin kaldırımlarında bir aşağı bir yukarı gelip geçeni insanları seyre daldım.Az sonra kahveye kılık ve kıyafeti gayet düzgün,ihtişamı yerinde biri geldi.Bana gayri ihtiyari bakıp başıyla kerhen selam verip az ötedeki küçük masaya yöneldi.Ona “Hocam” diye hitap eden kahve millletiyle bayramlaştıktan sonra aralarında samimi bir sohbete başladılar.İlk baştan hiç dikkatimi çekmemişti.Sonradan gayet ağırbaşlı,sessiz,ketum duruşu,tane tane konuşması ve sigara yakışı bende birtakım çağrışımlar yaptı.Sesi de hiç yabancı gelmiyordu.İnsanlar ne kadar yaşlanırsa yaşlansın yetişkin bir insanın ses tonu kolay beri değişmiyormuş.Bizim Hoca, etrafını saran kahve milletine çay söylerken çok yakın olduğum için bana da söyledi.O böyle jest yapınca ben de sandalyemi onlara daha da yakınlatırıp sohbetlerine ortak olmak istedim.İlk çayları içtikten sonra ben de masaya birer çay söyledim.İlk baştan o da beni tanıyamadı zannedersem.Onların masaya yanaştığımda işin rengi değişir gibi oldu.Çaylar gelip giderken Hoca sigara yakışlarını hızlandırmıştı.Sanki bir sıkıntısı vardı.Az önceki neşesinden eser kalmamıştı.Arada bir yere bakıyor,sonra bana bakıyor,başını yana çeviriyordu.Gelen kaynar kaynar sıcak çayları iki fırtta bitiriyordu.O an için benim onu tanıyamadığımdan iyice emindi ama sonrası için garanti veremiyor bir haldeydi.O günlerde gözlerimde yeni bir rahatsızlık peyda olmuştu.Doktor göz tansiyonu yani glokom demişti .Bu rahatsızlık benim görmemi,cisimleri ilk bakışta algılamada sorun yaratıyordu.Kısacası insanları ilk gördüğümde tanımakta zorlanıyordum.Ne söyleyeyim,gerçekten onu tanıyamamıştım.En son gördüğüm halinden eser yoktu çünkü.Karşımda bambaşka birini bulmuştum.Çok sağlıklı görünüyordu. Benim de huyumdur,yeni tanıştığım birisine karşı yakınlık duyup kanım ısındığında onunla mutlaka daha samimi bir mutlak bağ kurar onun seceresini çözmeye çalışırım..Hele bu kişi bende geçmişe ait bir şeyleri anımsatıyorsa hiç şansı yok,onda kendimle ilgili mutlaka bir ortak nokta ararım.Bulduğumda da tanışıklığımızı dostluğa dönüştürmekten hiç çekinmem.Hoca’nın bu naif,sessiz hali beni ona daha da yakınlaştırmıştı.İkinci çay faslı bittikten sonra fırsattan istifade ben Hoca’ya:
“Hocam,nerede görev yapıyorsunuz?”diye sordum.Hoca yüzüme “Sen ne söylüyorsun be adam?”der gibi şöyle bir anlamlı anlamlı baktı,tam bir şeyler söyleyecekti ki yanındaki ondan önce davranıp çalıştığı yüksek okul yönünü işaret etti.
“Tebe ya bizim Hoca te orda,yüksek mektepte üretmen”dedi.Hoca da başıyla kerhen onaylarmış gibi yaptı.
“Branşınız nedir Hocam?”dedim.Bu kez, az önce yanıt verenin yanındaki kişi lafa girdi.
“Abe branşı naapcan,çalışıyi işte,gül gibi işi de var.”dedi.Fakat Hoca’nın ağzında hala tek kelime alamıyorum.Az önce kahve milletiyle gülüş cümbüş muhabbeti koyulaştıran Hoca’dan şimdi tık yoktu.Sanki dili damağı tutulmuştu.Benim ardı ardına sorduğum sorularımdan rahatsız olmalı ki epey gerilmişti.Bir şeylerden çekiniyor gibiydi.Onun bu tedirgin,serçe gibi ürkek halini gören masadakiler çayları içtikten sonra”Görüşürüz Hocam”deyip yanımızdan birer birer ayrıldılar.Kahvenin önünde Hoca’yla tek başına kaldık.İlkbahar güneşinin insanın içine ferah veren sıcaklığıyla samimiyeti daha da pekiştirmek için onun memleketini sormaya kalkınca Hoca birden ayaklanıp:
“Kendini hiç zorlama Emin,orda kal !”dedi küstahça.İçilen çay paralarını ödeyip “Hoşça Kal”bile demeden çekip gitti.Bana ismimle hitap ederek bu saygısızlığı bana revan gören bu şahıs kimdi?Niçin birden panikleyerek hızlıca masayı terk etti?Şok olmuştum doğrusu.O masayı terk ederken:
“Özür dilerim Hocam, bir yanlışımız mı oldu acaba ?”dedim şaşkın bir şekilde ama Hoca,”Bak işine!”der gibi bir el hareketi yaparak telaşla yanımdan uzaklaşmıştı.O anda dışarda boş bardakları toplayan Cihan abi:
“Damat,Hoca neye kızdı da “hoşça kal”bile demeden çekip gitti.Halbuki hiç böyle yapmazdı”dedi ve yanıma oturdu.
“Valla,ben de anlayamadın.Nereli olduğunu sorunca,her halde ondan rahatsız oldu galiba”dedim.”Sen biraz bekle,ben masaları dolaştıktan sonra gelirim”diyerek içerdeki müşterilerin çay siparişlerini yerine getirdikten sonra birer çay da bize ayırıp yanıma oturdu.Uzun zamandan beri kahvenin müşterisi olan Hoca’nın ismini,memleketini,yüksek okulda çalışan bir memur olduğunu tek tek anlattı.İsmini söyleyince bende jeton ancak o zaman düşmüştü.Kahve milleti tarafında hayli saygınlığı olan Hoca’nın bizim eski yoldaşlardan biri olduğunu öğrendiğimde vurgun yemişe dönmüştüm.Reyhan Ağabey kadim dostumla aramızda bir şeyler geçtiğini sezmiş olmalı:
“Hayrola damat,bizim Hoca’yla daha önceden tanışıyor muydunuz yoksa? diye sordu.Ben kadim dostumun bu beklenmedik tavrı karşısında derin bir yürek sızısı hissetmiştim.Kafam allak bullak olmuştu.Benden hala bir yanıt bekleyen kahveciye:
“Boşveerr abi, önemli değil.Eski bir tanıdık diyelim”dedim.O da:
“Eskiyse at gitsin,üzerinde fazla durma damat!”diye bana salık verdi.
Kadim dostumun bana reva gördüğü o davranışının özü şuydu.Geçmişteki muhalif fikirlerinden ve zikirlerinden dolayı sistem tarafından ağır yaptırımlara uğramış;onun paslı çarkları arasında kaybolmaya yüz tutmuşken birden şansı dönüp devlet kademesinde iyi bir iş bularak hayata yeniden tutunmaya çalışan bu insanın benim onu tanıyıp yanındakilere deşifre edeceğimden korktuğu içindi yaptığı.Kendine yepyeni bir hayat kurmuş,çervesinden çok saygı görüyordu.Benim onun bu mutlu düzenine çomak sokacağımı mı düşünmüştü acaba?O bana hayatım boyunca utamadığım bu saygısızlığı layık görmesine rağmen halbuki ben onun bu duruma gelmesine çok sevinmiştim.Biz tüm ezilen insanların mutlu bir gelecek kurması için hayatımızı ortaya atmışken bir dostumun hayata yeniden tutulmasına niye engel olayım ki?..”Kurt kışı geçirir ama yediği ayazı unutmaz”derler.Kadim yoldaşım bende kolay kolay silinemeyecek bir yürek sızısı bıraksa da ben onu çoktan affettim ama unutmadım.


Yorum Yazın
E-posta hesabınız sitede yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişdir.
Facebook Yorum